2010 / 8 Kasım

1:1 Laptop Okulu: Hayal mi? Gerçek mi?


“Bir kez olsun uygulamanız beklenen rutinleri, işlemeniz gereken içeriği, cevaplamanız gereken soruları ve çözmeniz gereken sorunları unutun ve ‘Hayalimdeki mükemmel okul nasıl?’ sorusunu cevaplayın” dedi son konuşmacı Fons van den Berg. Yoğun geçen üç günlük konferansın (European Laptop Institute, 29-31, October, Hague) sonunda açıkçası kendime sormadığım tek soru buydu. Laptop var ya da yok hayalimdeki okulda hayat boyu öğrenmeyi ilke edinmiş, gelişime açık insanlar var. Başka bir konuşmacı Johnson Jacob da “myth or real?” başlığı altında öğrenmeyi dönüştürenin (transform) teknoloji değil insanlar olduğuna değinmişti. Bu noktadan yola çıkarsak hayat boyu öğrenen topluluklarda mükemmele ulaşmak mümkün diyebilir miyiz?
20 senelik 1:1 laptop uygulama tecrübeleri sonunda, üzerine yapışmış “artık tartışmayı bırakın ve kabul edin” havası ile sahnede ilk yerini alan Gary Stager oldu. Blogunda Avustralya’da 90’lı yıllarda başlattığı ilk laptop uygulamaları ile kendini tanıtan Gary, o günden bu yana pek çok okula danışmanlık yapmış. Hem “Laptop ile yapabileceğiniz 10 şey” hem de “20 yılda öğrendiğim 20 şey” isimli sunum tüm katılımcılar için oldukça yol göstericiydi. Konferans için hazırlamış olduğu web sayfası ise dolu dolu ve bu konuda detaylı bilgi arayanlar için güvenilir bir kaynak. Gary ile yaptığımız bir sohbette, kendisi konferansta değinilen tüm uygulamalar ve web 2.0 araçlarının genelde dil öğrenimi ve sosyal bilimler alanlarına yönelik olduğu, aslında matematik, fen bilimleri, müzik ve sanat gibi alanlarda da çok etkili uygulamalar yapılabileceği yorumunda bulundu. Ona göre kişisel laptoplarımız bir stüdyo, bir laboratuvar ya da bir yayınevi oluveriyordu. Böylece bizlere de bir bilim adamı, matematikçi ya da mühendis olabilme gücü veriyordu. Katılmamak elde değil. Geçen sene Mart ayında Prag’da katıldığım bir konferansta inceleme fırsatı bulduğum “challenge-based learning” uygulamalarından biri aklıma geldi. Küçük mimarlar gerçek bir müze üzerinde çalışmışlar ve hazırladıkları üç boyutlu çizimlerini bizlere tanıtırken ne kadar da gururlanmışlardı.
İkinci gün konferansın açılışını yapan John Davitt oldu. Zaten tüm izleyiciler tarafından bilinen birkaç klişe cümleden farklı birşey paylaştığını söyleyemeyesem de bu konuşmada beğendiğim tek şey Davitt’in öğrenmeyi göstermenin 250’den fazla yolu olduğuna değinmesi ve bunun da teknoloji ile kolaylaştığını söylemesiydi. Yaz-konuş-göster-dinle’nin ötesine geçerek takip etmek, çizmek, karşılaştırmak, paylaşmak, işbirliğinde bulunmak, filme çekmek, kaydetmek, özetlemek, denemek, tekrar yapmak ve yaratmak. Teknoloji ile hepsi kolay, hızlı ve erişilebilir. 1956’dan kalma Bloom’un Taxonomy’sindeki bilişsel kategorilerin değiştiğine değinen konuşmacı Jacob da teknoloji ile birlikte yaratmanın artık değerlendirmenin yanında en tepede olduğuna dikkat çekti. Bu dönüşüm geçiren ünlü ters piramiti Bloom’un öğrencisi Anderson 2000’lerin başında bize tanıtmıştı.

http://www.nwlink.com/~donclark/hrd/bloom.html

Eportfolyo’nun kalbi ve ruhu olarak (Helen Barrett) nitelendirilen dönüşümlü düşünme (reflection)’nin de pek çok farklı modelinin içinde kuşkusuz ki Gibbs’in modeli en popülerlerinden. Bu modeldeki dönüşümlü düşünme sürecinde Bloom’un (Anderson’un geliştirdiği versiyonunun) taxonomisinin bilişsel tüm kategorilerine değinildiği gözden kaçmıyor. Teknolojinin eğer bilişsel süreçler üzerindeki etkisini kabul ediyorsak ki – bu süreçleri dönüştürdüğü gibi hem de piramitteki yerlerini bile değiştirebiliyor- dönüşümlü düşünme üzerindeki etkisini de kabul edebiliriz. Bu konu üzerinde daha detaylı tartışmak ilginç olabilir.

http://en.wikipedia.org/wiki/File:Steph_Gib_Model.jpg

Teknoloji eğitim kuramlarını dönüştüre dursun acaba okullar nasıl değişiyor ve dönüşüyor? American School of Hague’de kusursuz bir misafirperverlik ile gerçekleşen organizasyona dünyanın dört biryanındaki pekçok okuldan öğretmenler, okul yöneticileri, IT direktörleri, IT destek ekipleri ve öğretim teknologları katıldı. Öğrenmeye tutukun bu kadar insanın birarada bulunduğu konferanslar az görülmüştür. John Davitt’in ardından peşisıra devam eden oturumlar katılımcıların ilgi alanlarına göre seçebilecekleri şekilde dağıtılmıştı. International School of Prague’dan John Mikton’ın oturumunda (Laptops: Shift Responsibilities to the User) laptop programını uygulamak isteyen okullar için bir dizi öneriler paketi ile karşılaştık. Adından da anlaşılabileceği gibi oturumun vermek istediği mesaj “Bırakın öğrenciler kendi laptoplarına sahip çıksın.” oldu. Web 2.0 teknolojilerinin okullarında yoğun olarak kullanıldığını ve böylece zamanlarını, kaynaklarını ve enerjilerini teknolojileri desteklemek için değil entegrasyonu desteklemek için harcadıklarına değindi. John Mikton’un ekibi ile diğer tüm laptop okulları ekiplerinin ortak noktası ise liderlik oldu. Projenin yöneticilerinin IT ekibi değil okul yönetimi olması gerektiği üzerinde hemfikirdiler. Mikton “Yeni mi başlamak istiyorsunuz, önce tüm okulunuzu kablosuz ağla donatın, sunucularınızdan kurtulun, öğrencilerin kişisel laptoplarını getirmelerini ve sorumluluğunu edinmelerini sağlayın ve sürecinizi basit tutun.” sözleriyle sunumunu tamamladı. En eski laptop uygulamacısı olan American School of Bombay’dan Shabbi Luthra “Designing a Successful 1-to-1 Program” isimli sunumda “Önce hedeflerinizi belirleyin, hazır olup olmadığınızı kontrol edin ve süreciniz hakkında sürekli geri bildirim alarak değerlendirin.” yorumunda bulundu. Senede iki kez süreçlerini değerlendirmeye aldıklarını söyleyen Shabbi kişisel gelişimin ve teknolojinin birlikte ele alınması gerektiğini çünkü öğretmenlik mesleğinin doğasının değiştiğini ifade etti. Bu değişimle birlikte okulların da yeniden yapılandırmaya gitmesi gerektiğini paylaştı. 700 öğrencisi bulunan American School Bombay’da tüm öğrenciler kişisel laptoplarını kullanıyor. 6 farklı laptop modeli ile çalışan okulun IT direktörü Shabbi “Hangi tip laptopu seçtiğiniz kullandığınız yazılımlara bağlı” dedi. Sunumda izleyiciler arasında bulunan bir fen öğretmenin tablet pclerin özellikle matematik ve fen bilimleri alanlarında daha kullanışlı olduğuna değinmesi bir öğretmen gözünden bakmamıza da yardımcı oldu. Laptop programına balıklama atlayan Zurich International Schools ise 3 yılda zoru başararak 1400 öğrencisi ile uygulamaya geçmiş. Her iki okul da yaşadıkları sıkıntılara ve karşılaştıkları problemlere değinmeseler de uygulamalarından hoşnut olduklarını ifade etmekten geri kalmadılar. 7. Sınıflar ile uygulamaya 3 yıl önce başlayan evsahibi American School of Hague’dan Marcus’a neden 7. Sınıf düzeyi ile başladıklarını sorduğumda cevap beklediğim gibiydi. Bu gruptaki öğretmenlerin hem teknoloji becerilerinin daha iyi olduğundan hem de gönüllü olduklarından söz etti. Lisede laptop kullanımına geçişde ise biraz daha farklı bir strateji izlediklerine değindi. Tüm departmanlarda bu programın uygulanıp uygulanmayacağı ile ilgili bir oylama yapılmış olması geçişin daha demokratik bir süreç içerisinde gerçekleştiğini bize gösteriyor. Karşılaştığınız en büyük üç sorun ne oldu diye sorduğumda ise Marcus “teknoloji desteği, öğretmen direnişi ve karma sınıflar” cevabını verdi. Hem öğrenciler hem de öğetmenler için oryantasyon programının öneminde değinen Marcus ayrıca öğretmenlerin laptop uygulamalarını çalışma arkadaşları ile paylaştıklarını ve müfredat haritalarında da planlarını yayınladıklarına değindi.


Son günün kahramanı 25 seneden bu yana öğretmenlik yapan Tim Rylands oldu. Tim tüm dünyayı dolaşıyor ve pekçok okulda hem öğrencilerin hem de öğretmenlerin katıldığı çalıştaylar düzenliyor. Tim’in blogu hem güncel hem de katıldığı tüm çalıştaylar ile ilgili bilgiler içeriyor. Oyun tabanlı öğrenme ile ilgili örnekler verdiği sunumunda pekçok web 2.0 aracını da bize tanıttı. Tim, bir öğretmenin bu araçları kullanarak ve oyun tabanlı öğretim stratejisini uygulayarak beklenen tüm içeriği veremese de hedefi onikiden vurabileceği mesajını verdi.


Leiden’e gidip müthiş pancakelerinden yemeden olmaz. Dört kişilik grubumuz konferans öncesinde bu cici şehri gezerken dışarıdan çok çekici görünen bir restorana girdik ve hepimiz beklemediğimiz ölçüde büyük ve birbirinden lezzetli pancakeleri ısmarladık. Pancake geldiği an duraksadım. Nasıl yiyecektim? Şekli pizzaya benzediği için üçgen parçalar kesmeyi ve kestiğim parçaları da yuvarlamayı denedim. Yarısına gelene kadar da tabaktan gözümü ayıramadım ve diğerleri nasıl yedi diye hiç dert etmedim. Çünkü çok açtım ve pancake o kadar lezzetliydi ki. Bir de baktım herkes birbirinden farklı şekilde yiyor. Karşımda oturan arkadaşım dikey ve yatay kesikler yapmış ve pancakeı karelere bölmüş. Onun yanındaki karelerle yetinmemiş tabağını birbirinden farklı geometrik parçalarla süslemiş. Yanımdaki arkadaşım ise hiçbiri birbirine benzemeyen parçaları birer birer mideye indiriyor. Şu an düşünüyorum da laptop programı da bundan farklı olmayacak gibi. Hayal mi, gerçek mi, yoksa devasa bir pancake mi? Göreceğiz.

Comments are closed.

CONTACT ME

Address: Arnavutköy Mah., Kuruçeşme Cad. No:87, Arnavutköy/İstanbul

Phone: (0212) 359 2222

Email: burcuaybat {at} gmail {dot} com