21. Yüzyılın Okulları

Öğrenci profili değişti. Müfredat ise 21. yüzyıl becerilerini esas alarak yeninden şekilleniyor. Ve öğretmenlerimiz “digital native” dediğimiz bu kitleye bu becerileri kazandırmak için öğrenme aktivitelerini teknolojiyi kullanarak tasarlamaya çalışıyor. Eğitimdeki bu farkedilebilir değişiklikler, ihtiyaçlar ve gelişmeler Türkiye’nin önde gelen özel okullarının 1:1 laptop projesini başlatmalarına neden oluyor. (Yoksa Milli Eğitim Bakanlığı’nın uzun süredir üzerinde çalıştığı Fatih Projesinden midir?) İstanbul’da IICS, Robert ve Hisar okullarında geçtiğimiz iki yıl içerisinde hız kazanan 1:1 laptop çalışmaları diğer okulların da ilgisini çekmeye başladı. 27 Nisan Cuma günü IICS’de katıldığım LTEN çalıştayında pek çok önde gelen özel okulun yöneticileri, IT direktörleri, bilgisayar öğretmenleri ve ETC ler biraradaydı. Tüm gün süren tartışmalar ve fikir paylaşımları herkes için faydalı oldu görüşündeyim.

1:1 ve mobil teknolojilerinin eğitime getirdiği değişiklikler üzerinde dönen ilk tartışma her zaman ve her yerde olduğu gibi ne yazık ki hangi aracı kullanmalıyız sorusuna getirdi bizleri. Ipad mi, netbook mu, yoksa laptop mı? Ipad mi yoksa android mi? Bu tartışma açılınca bir yandan içim cız ediyor çünkü teknolojiyi değil öğrenmeyi konuşmak istiyorum. Her okulun kültürü ve yapısı birbirinden farklı, hatta aynı okul içerisinde ilköğretim ve lise bile büyük farklılıklar gösteriyor. Neden herkes için aynı araç olsun ki? Tek doğru bir cevap da yok bu soru için. Biz okulumuzda BYOD (Bring Your Own Device) modelini benimsedik. Bu metod bizim okulumuz için en uygun çözümdü. Gözlemledik ki uzun süredir laptop programı yürüten pek çok okul laptopları önce kendileri dağıttılar, sonra da öğrencilerin laptoplara sahip çıkmadıklarından yakındılar en sonunda da öğrencilerin kendi laptoplarını getirmelerine izin vermek zorunda kaldılar. Diğer bir tartışma pilot çalışmayı nasıl başlatacağız oldu. IICS’den Akademik lider John pilot çalışmanın gönüllü ve istekli öğretmenler tarafından başlatılması gerektiğini paylaştı. Kesinlikle katılıyorum, çünkü her yeni programda olduğu gibi öğretmenlerin sürecin sağlıklı işlemesi açısında çok büyük katkıları vardır. Fakat aklıma gelen ilk şey gönüllü öğretmenlerin pilot çalışmada yer alması öğrenciler arasında bir eşitsizlik yaratabilirdi. Öğrencilerin yakınması gözümün önüne geliyor. “Falanca öğretmen sınıfında laptop kullandırıyor, siz niye kullandırmıyorsunuz?” Bu da pilot çalışmada yer almayan öğretmenlerin üzerinde haksız bir baskı yaratabilir ve öğretmenler içerisinde de hoşnutsuzluğa sebep olabilir çok doğal olarak. Benim düşüncem bir pilot çalışma başlatılacaksa eğer, aynı seviyede tüm sınıflar ya da aynı seviyede bir branş olarak başlatılabilir. Genellikle küçük sınıflardan başlamak sonraki senelerde kademeli geçişe fırsat yaratır.
Japonya’da YIS’dan Kim Cofino ile yapılan Skype konferansında da Kim bizimle 1:1 laptop programları ile ilgili tecrübelerini paylaştı. ETC olan Kim’e gelen tek (ve çok önemli) soru öğretmenlere sunulan PD fırsatları oldu. İlk zamanlar eğitimleri okul sonrası yapan Kim, görmüş ki hem kendisi hem de öğretmenler için çok faydalı olmamış. PD de bizim işimizin bir parçası olduğuna göre neden okul zamanı olmasın ki diyor. Şimdi ise okul zamanı içerisinde PD oturumlarını düzenlediğini ve bu şekilde de katılımın daha fazla olduğuna dikkat çekti. Özellikle yeni bir uygulama olarak yemek zamanı daha çok toplandıklarından sözetti. Ayrıca bizim için yeni birşey değil ama Tech Mentor Grup oluşturmuşlar. Bu grup üyeleri yeni teknolojileri denemek ve tartışmak için daha sık biraraya gelerek kazanımlarını bölümleri içerisinde paylaşıyorlar. Blogları ve Diigo sayesinde birbirleri ile sürekli paylaşımda bulunuyorlar. Haftada 6 saat drop-in şeklinde zamanları var. Bu saatlerde öğretmenler gelip sorularını soruyorlar, kısa eğitimler yapılıyor. Ayrıca PD günleri ve haftasonu eğitimleri de mevcut. Bize önerileri misyon ve vizyonumuzu tüm okul camiası ile çok net paylaşmamız, “digital media literacy”, “project-based learning”, “game-based learning” ve “global collaboration” konularında da daha çok çalışmamız oldu.
Arada hiç teknoloji kullanmama sözü verdik fakat Sherry Turkle’ın TED Talk izledik. Ironikti. :)
Yeni literacyler ile ilgili olan ikinci tartışma biraz dağınık geçti. Fakat genel olarak 21. yüzyıl becerilerinden bahsedildi. Son tartışma herkesin en çok ilgisini çekecek bir konu olan araçlar oldu. Flipped Classroom ile ilgili son yazımı hatırlayacaksınız. Bu metod için öğretmenlerin kullanabileceği, Camtasia (Windows için Camstudio), Phun gibi video ve animasyon hazırlama programları gösterildi. Adobe Presenter de yine bir seçenek olabilir diye düşünüyorum, eğer öğretmenler halihazırda sahip oldukları powerpoint sunumlarını video ya dönüştürmek isterlerse. Qr code kullanımından bahsedildi. Socrative, Yola ve Weebly (eportfolyo için kullanılıyor), Muvizu gibi araçlar örneklerle tanıtıldı. Etkileyiciydi.
Bir sonraki sene Sofia da tekrar toplanma sözü vererek ayrıldık. Bu güzel organizasyonu düzenleyen Tom Johnson ve ekibine çok teşekkür ediyorum.

Genel, Konferans ve Sunumlar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sınıfınızı ters yüz edin!

Sınıfını ters yüz eden bir öğretmen Karl. Kullandığı bu alışılmadık metod eğitim camiası tarafından ilgi ile izlendi. Teknolojinin sınıfa taşınmasını zorunlu kılmayan ama teknolojiyi de etkili bir şekilde kullanan bu yaklaşım artık pek çok makaleye konu oluyor. Matematik öğretmeni Karl Fisch meslektaşları gibi polinomları sınıfta işlemek ve 20 den fazla soruyu öğrencilerinin evde çözmeleri için ödev vermek yerine tam tersini yapmaya karar verir. Ders anlatımını videoya çeker, Youtube’a yükler ve 28 öğrencisi ile paylaşır. Sınıftaki zamanında da öğrencileri ile problemlerin çözümü üzerinde çalışır. Gece ders anlatımı, gün boyunca “ödev”. Oldu size “Fisch Flip”.

Daha sonra sıklıkla duyacağımız “Flipped Classroom” fikri Khan Academy’nin kurucusu Salman Khan’nın çalışmaları ile popülerleşti ve teknolojiye meraklı pek çok eğitimcinin dağarcığına yerleşti. Khan 2600 den fazla eğitim videosu kayıt etti ve bunu internet kullanıcılarına bedava olarak açtı. Khan’a gore bir ayda bir milyondan fazla kez izlenen bu videoları öğrenciler kendileri için uygun zamanlarda ve kendi hızlarında izleme fırsatı yakalıyorlar.

“Flipped Classroom” metodunu kullanmanın arkasındaki temel fikir öğrenci-merkezli ve grup çalışmalarına, araştırmaya, yaratıcılığa, problem çözmeye yönelik aktivitelerin yer aldığı bir öğrenme ortamı yaratmak. Sınıflarımızı bir laboratuvara, bir stüdyoya çevirmek. Öğretmeni bilgi yayan araç rolünden kurtarmak, öğrenciyi sadece bilgiyi emen değil, işleyen ve oluşturan bireylere dönüştürmek. Kısaca “constructivist” bir soluk getirmek.

Pek çok uygulayıcıya göre bu metodu kullanırken en çok karşılaşılan sıkıntı tahmin edilenin aksine eğitim videolarını hazırlamak ve yayınlamak değil, artık ders anlatımı yapılmayan ders saatlerinin nasıl planlanacağı ve ne ile doldurulacağı. Modelin en önemli kısmı olan sınıf saatinde öğretmen ve öğrenci ne isterse yapar anlayışı yerine öğrenmeyi destekleyen çeşitli aktiviteler, fikirleri paylaşma, dönüşümlü düşünme ve yaratıcılığı sergileme ile zenginleştirmek ve bunu kazanımlar çerçevesinde organize etmektir önerilen.

Diğer bir zorlayıcı etken ise öğrencilerinizin videoları izleyip izlemediğini asla bilemiyor olmanız. Ödev takibinin öğretmenler için yorucu bir aktivite olduğunu düşünürsek, öğrencilerin videoları izleyip izlemediklerini takip etmek ve bu konuda tahminlerde bulunmak da bir o kadar yorucu olsa gerek. Yine de bunun klasik “ders saatinde ders anlatımı” metoduna alışık olan öğrenciler için bir problem olabileceğini öngörmek ve bu metodun uygulanmasına alışkın bir öğrenci grubunun hayat boyu öğrenme anlayışına bir adım yaklaştıklarını söylemek zor değil.

Her öğretmen bir ders anlatımını hiçbir zaman aynı şekilde yapmadığının farkındadır. Bu ders anlatımı sınıfın sıcak ya da soğuk olmasına, kaç dakika zamanınız kaldığına, öğrencilerinizin profiline ve gruplaşmalarına, öğrencilerinizden gelen şaşırtıcı sorulara veya geri bildirimlerine ya da sınıf içerisinde olan herhangi bir beklenmedik olaya, tepkiye göre bile değişir. Ders ortamınızı elinizde olmadan farklılaştırırsınız ki bu kesinlikle işe yarar. Bu modelde işte sorguladığım en önemli konu bu oldu. Neden sadece video? Neden “constructivist” bir ortam yaratmaya çalışırken sadece “one size fits all” anlayışını savunan eski model kalıplaşmış bir anlayış bu modern yaklaşımın içine sızıyor? Tüm öğrenciler için bir “video” mu? Web 2.0 teknolojileri o kadar fazla zengin seçenekler sunuyorlar ki neden sadece içerik aktarımını video ile sınırlı tutalım? Neden öğrenci etkileşimini de sağlayan Google Docs, Voicethread gibi araçlar da kullanmayalım?

Hazırlanan ders anlatımı videolarının içeriği ve derinliği tartışılması gereken diğer bir konu olmalı. Örneğin matematiksel bir kavram düşünelim. Bu kavramın nasıl uygulandığını adım adım öğrencilerinize video ile gösterebilirsiniz, ama nedenlerini sorgulamalarını ve kritik düşünmelerini bir video ile sağlamakta zorlanabilirsiniz. Bu yüzden “Flipped Classroom” modelini uygularken amaçlarınızı ve içeriğinizi gözden geçirmekte fayda olacaktır diye düşünüyorum.

Hazırlanan videoların kalitesi de önemli. Eğer bu metodu dönem içerisinden bir ya da iki kezden fazla kullanıyorsanız öğrencileriniz için hazırladığınız bu videoların kalitesini de önemsemeniz gerekiyor hiç şüphesiz. Ayrıca uygulayıcılar video içeriklerine espiri anlayışı katmanız konusunda size tavsiyede bulunuyorlar. Kesinlikle işe yarayacaktır.

Burada unutulmaması gereken en önemli şey bu metodunun diğer metodlar gibi işe yaran bir eğitim metodu olduğu ama TEK olmadığı. Doğru ve yerinde kullanılmasının öğrenmeyi zenginleştireceğinden hiç şüphem yok.

Genel kategorisine gönderildi | 1 yorum

BETT SHOW

11-14 Ocak tarihleri arasında Londra’da düzenlenen BETT Show 2011 (British Educational Training and Technology Show) 80′den fazla çalıştay ve 600′den fazla standıyla göz doldurdu. 27. si düzenlenen BETT iki futbol sahası büyüklüğünde iki katlı bir kompleks olan Olimpia’da ziyaretçilere kapılarını açtı. Katıldığım ilk BETT Show olduğu için karşılaştırma yapmam mümkün olmasa da bu sene yoğunluğun arttığını düşünüyorum.  Buna BECTA‘nın (British Educational Communications and Technology Agency) kapanması ve bunun sonucunda da eğitim teknolojileri ile bağlantılı olan tüm kurum ve kuruluşların paniğe kapılmasının etkisi olduğu gibi, eğitim alanında teknolojilerin kullanımının artması ve bu alanda hizmet veren kuruluşların da yaratıcı çözümler ile müşterinin ihtiyacını karşılama yarışı da olabilir.

      

Peki BETT Show’da kimler vardı? Apple ve Microsoft gibi büyük firmalardan tutun da küçük ölçekli yazılım firmalarına kadar pek çok çeşitlilikte standa rastlamak mümkündü. Çeşitli yazılım ve donanım ürünleri, uzaktan eğitim çözümleri, Moodle ve Frog gibi popüler LMS ler, veli-okul-öğrenci iletişim teknolojileri, destek ürünler, profesyonel gelişim projeleri ve organizasyonları, esnek mobilya üniteleri, laptop şarj üniteleri ve dolapları, kaynak kitaplar ve magazinler, teknik destek ve güvenlik hizmetleri ve daha pek çoğu oradaydı. En ilgi çeken standlar da en gösterişli olanlar ve ipad çekilişleri yapanlar oldu şüphesiz. SMART’ın standında bizim bile iki gün çekilişe katıldığımızı hatta 1 numara ile SMART boardu kaçırdığımızı söylemeden geçemeyeceğim. Tüm standlarda ziyaretçilere büyük ilgi vardı. Ayrıntılı özel gösterimler, belirli saatlerde düzenlenen açık çalıştaylar, hediye çekilişleri ve broşür bolluğu ile benden tam puan aldı. Ayrıca BETT’in organizasyonu da büyük bir profesyonellik ile ele alınmış. Söylentilere göre 30.000 katılımcının dolaştığı bu büyük alanda ne kargaşaya yer vardı ne de beklemeye. Standlardan en beğendiklerim arasında SMART, PROMETHEAN ve FROG yer alıyor. Ama bunların dışında yazılım olarak wow dedirtecek pek birşeye rastlamadım doğrusu. Creaza, every1speaks, World Maths Day, I can Animate, Organic Chemistry, ve sunumuna da katıldığım IRIS benden geçer not aldı. 3D teknolojileri, clickerlar ve visualiserlar fazlasıyla ilgi gördü fuarda. Çeşitli bilgisayar firmalarının laptop sergileri ve Microsoft’un neredeyse tüm fuar alanından duyulan fazlaca gösterişli sunumları da dikkatimizden kaçmadı. Apple ve Adobe’nin standları da oldukça ilgili gördü. Tablet savaşlarında ise ipad açık ara önde gibi. Çeşitli LMS sistemlerinin de boy gösterdiği fakat Moodle çözümlerinin ve Frog’un popülerliğini yenemediği fuara okulumuzun Moodle sistemi Troodle için danışmanlık aldığımız Synergy Learning de katıldı. Diğer Moodle çözümleri üzerine çalışan danışman firmaları inceledikten sonra ne kadar doğru bir karar verdiğimizi görmek sevindiriciydi.

Katıldığım 6 çalıştaydan ilki “Big Society and ICT CPD (continuing professional development) – The way ahead?” Becta’nın kapanması ile bağlantılı olarak finansal ve akademik destek endişelerinin dile getirilmesi ile başladı ve sürekli kişisel gelişimi planlama ve uygulama ile ilgili öneriler sunarak devam etti. Bir network kurulması gerekliliğinden ve öğretmenlere ihtiyaç duydukları kaynaklara ulaşımının sağlanması ve onlara seçme yetkisi verilmesinin faydalı olabileceğinden bahsedildi. Schome projesine ve Naace gibi kişisel gelişim organizasyonlarına değinildi. Kısa ve uzun süreli eğitimler ve kurslar açılabileceğinden söz eden konuşmacı öğretmenlerin başarılarının ve çabalarının görülmesi ve tanınmasının önemli olduğunu vurguladı. Öğretmenlerin profesyonel anlamda destek alabilecekleri ve beklentilerini, hedeflerini ve sorularını  paylaşabilecekleri bir ortam yaratılması gerekliliği üzerinde durdu. Teachmeets uygulamasını buna bir örnek olarak gösteren konuşmacı, her okulun bu etkinliği kolaylıkla okul içi ve dışı ortamlarda uygulayabileceğinden söz etti. Teachmeet öğretmenlerin 2-7 dakika çalışma arkadaşlarına sınıf içi uygulamalarını sunduğu bir etkinlik. Bölüm bazında haftalık toplantılarda da uygulanabileceğini düşündüğüm basit ama kullanışlı bir fikir.

“Eğer ok ise hiçbir zaman yeterli değildir!” sloganıyla başlayan ”Creating an innovative repository for lessons observations and best practice” ise daha önce de sözünü ettiğim IRIS projesi ile ilgili. IRIS ilk başta olur mu böyle şey dediğiniz ve eğer üzerinde biraz daha düşünüp doğru uygulandığında duvarları yıkmanızı sağlayacak bir fikir. Bu projedeki hedef ders gözlemlerini daha etkili hale getirmek. Buna göre sınıfa 360 derece çekim yapabilen bir kamera yerleştiriliyor ve öğretmenin isteği dahilinde gözlemci başka bir ortamda IRIS’ın özel platformu sayesinde dersi gözlemleyebiliyor. Bu sistemde gözlemci eşzamanlı olarak yorumlarını ekleyebiliyor ve öğretmen de bu süreçte ya da daha sonrasında isterse bu yorumları görebiliyor. Kayıtların öğretmen tarafından sahiplenilmesi sayesinde endişe hissini en aza indirmeye çalıştıklarına değinen konuşmacı, öğretmenlerin bu yöntem sayesinde derslerine ve kendilerine yönelik dönüşümlü düşünme yapabildiklerine değindi. Ayrıca sistem istenirse öğrenci gözlemi için de kullanılabiliyor. Böyle bir metodun öğretmen değerlendirme sürecinden çok koçluk sistemi ile daha uyumlu çalışabileceği görüşündeyim.

İlginç başlığı ile dikkatimi çeken ”Smoke, Mirrors, White Elephants and Learning Platforms” bir LMS’in adaptasyon sürecini anlatan, şaşırtıcı şekilde hiç bir platformun reklamını yapmayan ve bana göre çalıştaylar arasında en faydalı bulduğım sunum oldu. 31 Ocakta kapanacağını duyuran BECTA’nın adaptasyon adımlarını (Farkındalık, Geliştirme, Adaptasyon, Entegrasyon ve Dönüşüm) incelemek çok faydalı. Site kapanmadan dökümanları arşivlemenizde fayda var. Kültürel olarak öğrenme yönetim sistemlerinin adaptasyonunda bazı barıyerlerimiz olduğuna değinen konuşmacı, öğretmenlerin bu tür ortamların başlarına fazla iş çıkarmalarından endişe duyduklarına değindi ve ekledi: “Bu tür platformlar aslında öğretmenlerin başına fazla iş değil farklı işler çıkarıyor.” Değindiği kritik bir nokta vardı ki o da bu adaptasyon sürecinde kullanıcılarımızı çok iyi tanımamız gerekliliğiydi.  Herhangi bir adaptasyon sürecinde kullanıcıların bir çan eğrisi şeklinde dağıldığını söyledi ve bu çan eğrisini 5 alana böldü. Çan eğrisinin sol yarısında bulunan ilk alanda “yeniliği çıkaranlar (innovator)” yer alıyor. Onları “erken adapte (early adaptors)” olanlar izliyor. Ve sol yarı “erken çoğunluk (early majority)” ile bitiyor. Daha sonra çan eğrisinin sağ yarısı ”geç çoğunluk (late majority)” ve “geride kalanlar (laggards)” ile tamamlanıyor. Konuşmacının üzerinde durduğu konu ise bir sistemin adaptasyonunun bir şey yapılmaz ise erken adapte olanlardan sonra duracağıydı. Çoğunluğun bu sistemi kullanmaları için ise stratejik bazı planların ve uygulamaların gerçekleştirilmesi gerekliliğiydi. Bu yüzden kullanıcılarımızı çok iyi tanımamızı ve buna göre süreci planlamamızı önerdi. Bunun için de şu örneği verdi. “Erken adapte olanların diğerlerinden farkı, olabilecekleri görmek ve ihtimalleri sezmek. Diğerleri ise örnek görmeye ve nasıl yapıldığını anlamak için desteğe ihtiyaç duyuyorlar. Eğer bunları verebilirseniz adaptasyon daha kolay olabilir.” Etkileyici! Bence bu çıkarım tüm yeniliklerin adaptasyon süreçleri için kullanılabilir.

Okulumuzda da uygulamayı düşündüğümüz e-güvenlik akreditasyon programı ile ilgili sunum “Transforming Esafety provision: 360 degree safe, e safety mark” oldukça faydalıydı. BETT winner olarak da bu seneki BETT showa damgasını vuran 360 Esafety aslında pek çok kurumun önemseyip önemsememek arasında kaldığı bir konu ile ilgili danışmanlık yapıyor. Bu sistem okullara kendilerini değerlendirmelerini ve bu değerlendirmeye göre de yapılması gerekenleri çıkarmalarını sağlıyor. 547 okul ile yaptıkları değerlendirme sonucunda en çok öne çıkan sorun ise e güvenlik ile ilgili eğitimlerin kalitesi olmuş. Bunun için de bize önerileri “İyi bir içerik edinin ve müfredatınıza entegre edin!” oldu.

Kalan diğer iki oturumdan biri Visualiser diğeri de 31 Must Tools ile ilgiliydi. Visualiserın okulumuzda da kullanımına başlanması ile ilgimin bu sunuma çekildiğini söyleyebilirim. Bilmediğim bir şeye deyinmese de bu araçların daha gelişmiş özelliklerini izlemiş oldum. Laptop ile birlikte kullanımını sağlayan dock station büyük olduğu için sınıflarımızda kullanımı pek pratik olmasa da özel durumlar için kullanılabilir. Özellikle bilgisayarınıza yükleyebileceğiniz özel yazılımlar sayesinde animasyon ve klipler yaratmak mümkün. Standları gezerken de Genee ve Elmo gibi popüler visualiserları deneme fırsatı yakaladım. 31 Must Tools ise tam bir hayal kırıklığı olmakla birlikte Freedman’ın listesini belki siz okuyucularımın ilgisini çeker düşüncesiyle paylaşmak istedim.

Reklam ve broşür bolluğu içeren bir BETT’i geride bıraktık. Her ne kadar pek çok kişiden bu fuar ile ilgili klişe yorumlar ve eleştiriler duymuş olsam da benim için son derece faydalı bir etkinlik oldu. Hem popüler eğilimleri görmek hem de yeni çıkan teknolojilerle tanışmak işin keyifli ve heyecan verici yanıydı. Tekrar gider misin deseler, giderim!

Konferans ve Sunumlar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

14. Sonbahar Öğretmenler Konferansı

Bir Sonbahar Öğretmenler Konferansı’nı daha geride bıraktık. 350′den fazla sunumun yer aldığı konferans oldukça hareketliydi. Farklı seviye ve alanlara hitap eden sunumlar arasında eğitim teknolojileri ile ilgili olanlar bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar azdı. Sunum yapan kişilerin de branş öğretmenleri ya da sınıf öğretmenleri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bu öğretmenleri cesaretleri ve yaratıcılıklarından dolayı tebrik etmekle birlikte teknoloji alanında akademik geçmişe sahip arkadaşlarımızın nerelerde saklandığını da merak etmiyor değilim. Ülkemizde eğitim teknolojileri anlamında pek çok gelişmeyi takip edemediğimiz ve uygulayamadığımız gerçeğini teknoloji alanında uzmanlaşmış meslektaşlarımın yeterince paylaşımda bulunmadıklarına bağlayabilir miyiz?

Katıldığım ilk sunum bir süredir üzerinde yoğun olarak çalıştığım Moodle ile ilgili oldu. Özel Tarsus Amerikan Koleji’nden Mehmet beyin yaptığı sunum Moodle uygulamalarını okulda sürdüren pek çok okul için tekrar niteliğindeydi. Hem teknik hem de sürece dair gözlemlerini ve çalışmalarını bizimle sunumunda paylaşan Mehmet bey ayrıca web sitesinde tüm internet kullanıcıları ile de paylaşıyor. Bu Moodle sitesini ziyaret ederek Mehmet beyin açtığı kursa kayıt olabilir ve Moodle ile ilgili daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Bu sunumda dikkat çeken bir konu da Moodle’ın sadece eğitimsel amaçla değil okulun Intraneti olarak da  kullanılabileceğiydi. Moodle kullanımının yaygınlaşması için mentor sisteminin faydalı olabileceğine ve eğitimlerin de bölümlere özel yapılması gerekliliğine değindi. Moodle ile ilgili piyasada oldukça zengin içerikli kitaplardan söz etti ve yine faydalı olabilecek bir ayrıntı  olan turnitin kullanıcılarının Moodle ile bir plug-in yardımıyla enetgrasyon sağlayabileceklerini ekledi.

İkinci katıldığım sunumda Darüşşafaka okullarından bir fizik ve matematik öğretmeninin disiplinlerarası bir WebQuest çalışması tanıtıldı. Peki WebQuest nedir? WebQuest sorgulama tabanlı bir ders modelidir. WebQuest aktivitelerinde öğrenciler web üzerinde araştırma yaparak verilen senaryodaki ürünü oluşturabilmek için bir dizi görevi yerine getirirler. WebQuest’in en can alıcı noktası verilen senaryoda her öğrencinin büründüğü farklı bir rol olmasıdır. Çoğunlukla görevler grup halinde ele alınır ve ürün yine gruplar içerisinde oluşturulur. WebQuest fikri internetin yaygınlaşması ile özellikle 90′lı yıllarda popüler olmuştu. Internetin akıl almaz genişlemesi ile hem çevrimiçi kaynakların güvenilirliğini değerlendirme zorluğu hem de web 2.0 teknolojilerinin hayatımızı işgal etmesi yüzünden WebQuest de eski popülerliğini yitirdi. Aslında bir öğretmen olarak WebQuest çalışması ile yapay bir ortam yaratmak yerine etkileşimi ve doğal işbirliğini sağlayan Web 2.0 araçlarını kullanmayı tercih ederdim. Ama yine de bu da bir eğitim yöntemi ve sunum yapan okul da işe yaradığını bize pek çok kanıt ile göstermeye çalıştı. Çalışmanın disiplinlerarası olması kendisini değerli kılıyor. Ayrıca kaynakları öğretmenlerin webde taraması ve öğrencilere kaynak listesi sunması her ne kadar yönteme bir ölçüde ters düşse de büyük bir zaman ve emek gerektiriyor. Keşke çalışma bir blog kullanılarak çevrimiçi olarak öğrencilerle paylaşılsaydı. Böylece çalışmanın web tarama kısmı sınıf dışında, asıl önemli kısmı olan tartışmaların ve ürün yaratma süreçlerinin yoğunlukta olduğu görev ve sonuç kısmı sınıfta yapılabilirdi. Halbuki bu örnekte tam tersiydi.

Diğer katıldığım bir sunum ise daha önce projeyi başlatarak ve yöneterek görev aldığım Enka Okulları’nın blog projesi oldu. Enka Okulları 3 seneden bu yana eportfolyo ile ilgili çalışmalarını sürdürerek diğer okullara bir örnek oluşturuyor. Blog kullanımı ile de eportfolyo projesi evrimleşti. Bu proje ile ilgili ayrıntılı bilgileri sunumlarımdan edinebilirsiniz.

Tartışmasız en iddalı sunum tam ismi olmasa da sloganı “Facebook in Moodle out!” oldu. Sadece bizim okulumuzdan 10 kişinin katıldığı bu sunum acaba Moodle out mu? sorusunu beynimde canlandırsa da sunum sonunda pek de içeriğin bu sloganla örtüşmediğini düşündüm. Verilen mesaj daha çok “Dışarıda o kadar güzel araçlar var ki! Bedava, kolay ve hızlı. Ne duruyorsunuz?” oldu. Kesinlikle katılıyorum. Ne duruyorsunuz? Öğrencilerin dijital yerli olmasından başlayarak öğrencilerin internette kullanabilecekleri (hatta zaten sosyal hayatlarında kullandıkları) bu muhteşem araçları öğrenme sürecinde de kullanabileceklerini tartışan öğretmenler vakit almayan, işlerini kolaylaştıran araçları tercih ettiklerine de değindiler. Bu konuda o kadar çok blog yazılarımda değindim ki tekrarını gereksiz buluyorum.

Artık aynı konuları dinlemekten sıkılan bir katılımcı olarak son oturumu tamamen uzmanlık alanım dışında bir konuyu seçtim. Eleştirel düşünme. Eleştirel düşünme tekniği ile yapılan aktivitelerde üç aşamadan geçildiğini öğrendim. Beklenti oluşturma, bilgiyi inşaa etme ve birleştirme. Uygulama yapma fırsatı bulduğumuz bu sunumda açıkçası bakış açım az da olsa değişti diyebilirim. Teknoloji destekli tüm etkinliklerde eleştirel düşünme aşamalarına yer verilmeli diye düşünüyorum. Eleştirel düşünceye yer vermeyen teknoloji destekli etkinliklerde öğrencilerin geçtikleri süreçler ve ortaya çıkardıkları ürünler ne yazık ki birbirinin kopyası olmaktan öteye gidemiyor.

Bir sonraki konferans Enka Okulları’nda yapılacak. Umarım eğitim teknolojileri alanında daha yaratıcı örnekler görme fırsatı yakalarız.

Konferans ve Sunumlar kategorisine gönderildi | 2 yorum

1:1 Laptop Okulu: Hayal mi? Gerçek mi?

“Bir kez olsun uygulamanız beklenen rutinleri, işlemeniz gereken içeriği, cevaplamanız gereken soruları ve çözmeniz gereken sorunları unutun ve ‘Hayalimdeki mükemmel okul nasıl?’ sorusunu cevaplayın” dedi son konuşmacı Fons van den Berg. Yoğun geçen üç günlük konferansın (European Laptop Institute, 29-31, October, Hague) sonunda açıkçası kendime sormadığım tek soru buydu. Laptop var ya da yok hayalimdeki okulda hayat boyu öğrenmeyi ilke edinmiş, gelişime açık insanlar var. Başka bir konuşmacı Johnson Jacob da “myth or real?” başlığı altında öğrenmeyi dönüştürenin (transform) teknoloji değil insanlar olduğuna değinmişti. Bu noktadan yola çıkarsak hayat boyu öğrenen topluluklarda mükemmele ulaşmak mümkün diyebilir miyiz?
20 senelik 1:1 laptop uygulama tecrübeleri sonunda, üzerine yapışmış “artık tartışmayı bırakın ve kabul edin” havası ile sahnede ilk yerini alan Gary Stager oldu. Blogunda Avustralya’da 90’lı yıllarda başlattığı ilk laptop uygulamaları ile kendini tanıtan Gary, o günden bu yana pek çok okula danışmanlık yapmış. Hem “Laptop ile yapabileceğiniz 10 şey” hem de “20 yılda öğrendiğim 20 şey” isimli sunum tüm katılımcılar için oldukça yol göstericiydi. Konferans için hazırlamış olduğu web sayfası ise dolu dolu ve bu konuda detaylı bilgi arayanlar için güvenilir bir kaynak. Gary ile yaptığımız bir sohbette, kendisi konferansta değinilen tüm uygulamalar ve web 2.0 araçlarının genelde dil öğrenimi ve sosyal bilimler alanlarına yönelik olduğu, aslında matematik, fen bilimleri, müzik ve sanat gibi alanlarda da çok etkili uygulamalar yapılabileceği yorumunda bulundu. Ona göre kişisel laptoplarımız bir stüdyo, bir laboratuvar ya da bir yayınevi oluveriyordu. Böylece bizlere de bir bilim adamı, matematikçi ya da mühendis olabilme gücü veriyordu. Katılmamak elde değil. Geçen sene Mart ayında Prag’da katıldığım bir konferansta inceleme fırsatı bulduğum “challenge-based learning” uygulamalarından biri aklıma geldi. Küçük mimarlar gerçek bir müze üzerinde çalışmışlar ve hazırladıkları üç boyutlu çizimlerini bizlere tanıtırken ne kadar da gururlanmışlardı.
İkinci gün konferansın açılışını yapan John Davitt oldu. Zaten tüm izleyiciler tarafından bilinen birkaç klişe cümleden farklı birşey paylaştığını söyleyemeyesem de bu konuşmada beğendiğim tek şey Davitt’in öğrenmeyi göstermenin 250’den fazla yolu olduğuna değinmesi ve bunun da teknoloji ile kolaylaştığını söylemesiydi. Yaz-konuş-göster-dinle’nin ötesine geçerek takip etmek, çizmek, karşılaştırmak, paylaşmak, işbirliğinde bulunmak, filme çekmek, kaydetmek, özetlemek, denemek, tekrar yapmak ve yaratmak. Teknoloji ile hepsi kolay, hızlı ve erişilebilir. 1956’dan kalma Bloom’un Taxonomy’sindeki bilişsel kategorilerin değiştiğine değinen konuşmacı Jacob da teknoloji ile birlikte yaratmanın artık değerlendirmenin yanında en tepede olduğuna dikkat çekti. Bu dönüşüm geçiren ünlü ters piramiti Bloom’un öğrencisi Anderson 2000’lerin başında bize tanıtmıştı.

http://www.nwlink.com/~donclark/hrd/bloom.html

Eportfolyo’nun kalbi ve ruhu olarak (Helen Barrett) nitelendirilen dönüşümlü düşünme (reflection)’nin de pek çok farklı modelinin içinde kuşkusuz ki Gibbs’in modeli en popülerlerinden. Bu modeldeki dönüşümlü düşünme sürecinde Bloom’un (Anderson’un geliştirdiği versiyonunun) taxonomisinin bilişsel tüm kategorilerine değinildiği gözden kaçmıyor. Teknolojinin eğer bilişsel süreçler üzerindeki etkisini kabul ediyorsak ki – bu süreçleri dönüştürdüğü gibi hem de piramitteki yerlerini bile değiştirebiliyor- dönüşümlü düşünme üzerindeki etkisini de kabul edebiliriz. Bu konu üzerinde daha detaylı tartışmak ilginç olabilir.

http://en.wikipedia.org/wiki/File:Steph_Gib_Model.jpg

Teknoloji eğitim kuramlarını dönüştüre dursun acaba okullar nasıl değişiyor ve dönüşüyor? American School of Hague’de kusursuz bir misafirperverlik ile gerçekleşen organizasyona dünyanın dört biryanındaki pekçok okuldan öğretmenler, okul yöneticileri, IT direktörleri, IT destek ekipleri ve öğretim teknologları katıldı. Öğrenmeye tutukun bu kadar insanın birarada bulunduğu konferanslar az görülmüştür. John Davitt’in ardından peşisıra devam eden oturumlar katılımcıların ilgi alanlarına göre seçebilecekleri şekilde dağıtılmıştı. International School of Prague’dan John Mikton’ın oturumunda (Laptops: Shift Responsibilities to the User) laptop programını uygulamak isteyen okullar için bir dizi öneriler paketi ile karşılaştık. Adından da anlaşılabileceği gibi oturumun vermek istediği mesaj “Bırakın öğrenciler kendi laptoplarına sahip çıksın.” oldu. Web 2.0 teknolojilerinin okullarında yoğun olarak kullanıldığını ve böylece zamanlarını, kaynaklarını ve enerjilerini teknolojileri desteklemek için değil entegrasyonu desteklemek için harcadıklarına değindi. John Mikton’un ekibi ile diğer tüm laptop okulları ekiplerinin ortak noktası ise liderlik oldu. Projenin yöneticilerinin IT ekibi değil okul yönetimi olması gerektiği üzerinde hemfikirdiler. Mikton “Yeni mi başlamak istiyorsunuz, önce tüm okulunuzu kablosuz ağla donatın, sunucularınızdan kurtulun, öğrencilerin kişisel laptoplarını getirmelerini ve sorumluluğunu edinmelerini sağlayın ve sürecinizi basit tutun.” sözleriyle sunumunu tamamladı. En eski laptop uygulamacısı olan American School of Bombay’dan Shabbi Luthra “Designing a Successful 1-to-1 Program” isimli sunumda “Önce hedeflerinizi belirleyin, hazır olup olmadığınızı kontrol edin ve süreciniz hakkında sürekli geri bildirim alarak değerlendirin.” yorumunda bulundu. Senede iki kez süreçlerini değerlendirmeye aldıklarını söyleyen Shabbi kişisel gelişimin ve teknolojinin birlikte ele alınması gerektiğini çünkü öğretmenlik mesleğinin doğasının değiştiğini ifade etti. Bu değişimle birlikte okulların da yeniden yapılandırmaya gitmesi gerektiğini paylaştı. 700 öğrencisi bulunan American School Bombay’da tüm öğrenciler kişisel laptoplarını kullanıyor. 6 farklı laptop modeli ile çalışan okulun IT direktörü Shabbi “Hangi tip laptopu seçtiğiniz kullandığınız yazılımlara bağlı” dedi. Sunumda izleyiciler arasında bulunan bir fen öğretmenin tablet pclerin özellikle matematik ve fen bilimleri alanlarında daha kullanışlı olduğuna değinmesi bir öğretmen gözünden bakmamıza da yardımcı oldu. Laptop programına balıklama atlayan Zurich International Schools ise 3 yılda zoru başararak 1400 öğrencisi ile uygulamaya geçmiş. Her iki okul da yaşadıkları sıkıntılara ve karşılaştıkları problemlere değinmeseler de uygulamalarından hoşnut olduklarını ifade etmekten geri kalmadılar. 7. Sınıflar ile uygulamaya 3 yıl önce başlayan evsahibi American School of Hague’dan Marcus’a neden 7. Sınıf düzeyi ile başladıklarını sorduğumda cevap beklediğim gibiydi. Bu gruptaki öğretmenlerin hem teknoloji becerilerinin daha iyi olduğundan hem de gönüllü olduklarından söz etti. Lisede laptop kullanımına geçişde ise biraz daha farklı bir strateji izlediklerine değindi. Tüm departmanlarda bu programın uygulanıp uygulanmayacağı ile ilgili bir oylama yapılmış olması geçişin daha demokratik bir süreç içerisinde gerçekleştiğini bize gösteriyor. Karşılaştığınız en büyük üç sorun ne oldu diye sorduğumda ise Marcus “teknoloji desteği, öğretmen direnişi ve karma sınıflar” cevabını verdi. Hem öğrenciler hem de öğetmenler için oryantasyon programının öneminde değinen Marcus ayrıca öğretmenlerin laptop uygulamalarını çalışma arkadaşları ile paylaştıklarını ve müfredat haritalarında da planlarını yayınladıklarına değindi.


Son günün kahramanı 25 seneden bu yana öğretmenlik yapan Tim Rylands oldu. Tim tüm dünyayı dolaşıyor ve pekçok okulda hem öğrencilerin hem de öğretmenlerin katıldığı çalıştaylar düzenliyor. Tim’in blogu hem güncel hem de katıldığı tüm çalıştaylar ile ilgili bilgiler içeriyor. Oyun tabanlı öğrenme ile ilgili örnekler verdiği sunumunda pekçok web 2.0 aracını da bize tanıttı. Tim, bir öğretmenin bu araçları kullanarak ve oyun tabanlı öğretim stratejisini uygulayarak beklenen tüm içeriği veremese de hedefi onikiden vurabileceği mesajını verdi.


Leiden’e gidip müthiş pancakelerinden yemeden olmaz. Dört kişilik grubumuz konferans öncesinde bu cici şehri gezerken dışarıdan çok çekici görünen bir restorana girdik ve hepimiz beklemediğimiz ölçüde büyük ve birbirinden lezzetli pancakeleri ısmarladık. Pancake geldiği an duraksadım. Nasıl yiyecektim? Şekli pizzaya benzediği için üçgen parçalar kesmeyi ve kestiğim parçaları da yuvarlamayı denedim. Yarısına gelene kadar da tabaktan gözümü ayıramadım ve diğerleri nasıl yedi diye hiç dert etmedim. Çünkü çok açtım ve pancake o kadar lezzetliydi ki. Bir de baktım herkes birbirinden farklı şekilde yiyor. Karşımda oturan arkadaşım dikey ve yatay kesikler yapmış ve pancakeı karelere bölmüş. Onun yanındaki karelerle yetinmemiş tabağını birbirinden farklı geometrik parçalarla süslemiş. Yanımdaki arkadaşım ise hiçbiri birbirine benzemeyen parçaları birer birer mideye indiriyor. Şu an düşünüyorum da laptop programı da bundan farklı olmayacak gibi. Hayal mi, gerçek mi, yoksa devasa bir pancake mi? Göreceğiz.

Konferans ve Sunumlar kategorisine gönderildi | 3 yorum

Adobe’un sihirli dünyası… CS5

Şüphesiz ki Photoshop bir klasik, Acrobat vazgeçilmez, Indesign ise parlamakta olan bir yıldız. Grafik tasarımından video düzenlemeye, masaüstü yayıncılıktan web sayfası tasarımına kadar pek çok alanda kullanabileceğimiz bu araçların birarada bulunduğu Adobe’un gözbebeği CS5 paketi Nisan ayından itibaren kullanıcıları büyülüyor.
17 Eylülde Bilkom ve Adobe’un düzenlediği CS5 etkinliğinde Jason Levine’nin performansından tüm katılımcıların etkilediğini söylesek yanlış olmaz. Etkinliğe katıldığını benimle paylaşanlar da dahil olmak üzere konu ile ilgili haber yazanların ve blog yazarlarının üstünde oldukça olumlu bir etki bırakmış. Bu etkinlik ile ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için faydalı olabilecek bir yazıyı sizinle paylaşmak istedim.

Kaynaklar, Konferans ve Sunumlar kategorisine gönderildi | 1 yorum

Moodling 2.0

Bugün yarın derken henüz son halini göremediğimiz Moodle 2.0 büyük bir süpriz yapmaya hazırlanıyor gibi. Üç hafta içinde (umarım) birbirinden güzel pek çok özelliği görebileceğimiz bu dev platformu kullanmadan önce özel bir sunucuda denemenizin faydalı olacağını söylüyor Synergy Learning ‘ den Alex Büchner. “Çok fazla değişiklik var. Riskli olabilir.”

Üç günlük eğitimin son gününe yaklaşırken benim ve çalışma arkadaşımın “wow” sözcükleri yerini soru işaretlerine bıraktı. Bir yandan yapılması gerekenlerin yoğunluğu bir yandan da yepyeni bir arayüz ve versiyon ile Moodle kullanacak olmanın heyecanı…

Bizi bekleyen yeni özellikler neler? Biraz da buna bakalım… Moodle 2.0′ın en can alıcı noktası navigasyonun tamamen değişmesi ve bu navigasyonun kullanıcıya sayfalar arasında kolay geçişi sağlaması. Kısaca geri tuşuna basmadan ya da ana sayfaya geri dönmek zorunda kalmadan bir sayfadan diğerine kolaylıkla geçilebiliyor. Genişleyebilir ve daraltılabilir yapıya sahip bu menünün hemen altında yer alan Settings menüsü de o an hangi aktiviteyi görüntülüyorsanız ona ait değişiklikleri yapabildiğiniz yer. Bana göre inanılmaz bir özellik daha karşımıza çıkıyor Moodle 2.0′da: Koşullu Aktiviteler. Arka arkaya birbirine bağlı aktiviteler yaratabiliyor ve bunları birbirleri ile koşullu olarak ilişkilendirebiliyorsunuz. Örneğin bir öğrenciden önce bir dökümanı okuması, sonra forumda en az bir mesaj yazması ve bunu tamamladıktan sonra ancak bir ödev alması sağlanabiliyor. Öğrenci bir aktivitedeki koşulu/ları karşılamadan diğer aktiviteye geçemiyor ya da başka bir aktiviteye yönlendirilebiliyor. Farklılaştırılmış eğitim aktivitelerinde fazlasıyla kullanışlı olabilecek bu özelliği uygulayabileceğimiz örnekler geliştirmek güzel bir proje olabilir diye düşünüyorum. Moodle’in fikir babasının bu özellikten pek hoşlanmadığını Alex’den duyunca şaşırdığımı söyleyebilirim. Sosyal oluşturmacı ortam olarak yaratmayı planladığı Moodle’a bence gerçekten de eğer doğru kullanılırsa oluşturmacı bir yaklaşım getireceği hiç şüphesiz. Yaratıcı planlanmış koşullu aktiviteler sayesinde öğrenciler kendi öğrenme hızlarında öğrenme sürecinde ilerleyecek ve öğretmen ve öğrenci rolleri de geleneksel yöntemlerdekinden uzaklaşacaktır. Sonuçta dökümanların ve bağlantıların yığıldığı bir depoda öğrenciyi rehbersiz bırakmak da pek oluşturmacı yaklaşım gibi gelmiyor bana. Tüm yeni özellikleri geride bırakan ve zaten bir öğretim yönetim sisteminde olması gereken yeni yaklaşım ise Moodle’in diğer popüler sistemler ile bağlantılar kurması. Örneğin Google Docs ve Flickr gibi çok kullanılan Web 2.0 teknolojilerden dosyalar transfer edilebileceği gibi Mahara gibi çok popüler eportfolyo sistemlerine de aynı şekilde dosyalar transfer edilebilir. Mahara’ya sadece dosya transferinin sağlanması çok yeterli olmasa da Mahara’nın yeni versiyon 1.3 ile forum mesajları ve blog yorumları da text dosyasına dönüştürülerek transfer edilebilecek.

Editör ise kesinlikle daha kullanışlı ve sorunsuz çalışıyor. Daha önceki versiyonlarda kopyalama ve yapıştırmadan kaynaklanan format özellikleri ile ilgili problemler Moodle 2.0′da yaşanmayacak gibi. Editör ayrıca sayfa içerisinde genişletilip daraltılabildiği gibi tam ekran da görüntülenebiliyor. Matematik öğretmenlerinin ise bayılacağı Equation Editör @ ifadesini kullanmaktan bizi kurtaracağı için çok kullanışlı. En güzel özellik ise en aşşağıya kadar indiğiniz ve sayfalara bölünen döküman listesini her zaman alışık olduğumuz şık bir pencerede görebilmemiz.

Öğrencinin profilini oluşturabilmesi, kendisine ait bir alanı olması, dökümanlarını bu alanda saklaması da yeni özelliklerden. Fakat dosya tipi sınırlaması getirilmemesi bir soru işareti olabilir. Neyse ki dosya boyutu sınırlaması var. Blog özelliği Moodle 2.0′da daha kullanışlı çünkü yorum eklenebiliyor ve hatta dışarıdaki bir blog ile bağlantı sağlanıyor. Wiki özelliğinde de aynı şekilde değişiklikler gözlemleniyor. Daha sağlıklı çalıştığı düşünülen ve çevrimiçi işbirliği ile öğrenme araçlarının belki de en güçlüsü Wiki ile farklı formatlarda çalışabiliyorsunuz. Yorum ekleme ve tabii ki geçmiş görme özellikleri de mevcut.

Süreç ve aktivite tamamlama takibi özellikleri de Moodle 2.0′a özel. Bu özellikler ile öğretmenler öğrencilerin  aktivitelerde süreçlerini nasıl geçirdiklerini gözlemleyebiliyorlar. Cohort grup özelliği ise (site içerisinde grup oluşturma özelliği) kulüp ve sınıf düzeyleri grupları oluşturmak için ideal görünüyor. Ve tabii ki tüm site içerisinde filtreleme değil de aktivitede ya da kursda filtreleme özelliği de oldukça faydalı. Öğrencilerin ne kadar kullanacağı şüpheli olan son değineceğim özellik ise Yorumlar. Yorumlar block olarak yaratabiliyor ve sayfada istediğiniz yere kilitleyebiliyorsunuz. Böylece site içerisinde nerede olursanız olun notlar alabiliyorsunuz.

Sizde “wow” lar mı soru işaretleri mi çoğunlukta bilemiyorum ama öğrenecek ve yapacak çok şeyimiz olduğu kesin…

Thanks Alex… I have learned a lot… :)

Moodle kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Web 2.0 Araçları

En begendiginiz web 2.0 aracı hangisi?… at AnswerGarden.ch.

Web 2.0 Araçları Listesi

Sunum

Helen Barrett’in Listesi

Student Web 2.0 Tools (Judy O’connell’in önerilerini inceleyebilirsiniz.)

Web 2.0 kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Dijital Göçmenlerin Dikkatine!

PRENSKY-TDN-FINAL_COVER

Evet doğru okudunuz. “Dijital Göçmen”. 20 yaş üzerindeyseniz, hala bir dökümanı bilgisayarda okumak yerine çıktısını alarak okuyorsanız, bir web sayfasını paylaşmak için iş arkadaşlarınızı ofisinize çağırıyorsanız, maillerinizin çıktısını alıyorsanız, hatta bir de attığınız mailin yerine ulaşıp ulaşmadığını telefon ederek teyit ediyorsanız Marc Prensky’e göre siz dijital göçmensiniz.

Yakın zamanda Sakarya Üniversitesi’nin düzenlediği 10. Eğitim Teknolojileri Konferansı’nda edindiğim izlenimler sonucuda kafamda oluşan bir soru vardı: “Yoksa bu teknolojiler ile büyüyen gençler acaba farklı mı düşünüyorlar?” Bu sorumun cevabını ararken de Prensky’nin makalesi ile karşılaştım ve dijital göçmen (digital immigrants)/dijital yerli (digital natives) terimleri ile tanıştım. Bu blog mesajımda da bu makaleden edindiğim bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.

Prensky’e göre dijital göçmenler ve dijital yerliler (bilgisayar oyunları, cep telefonları, email, Internet ve Facebook ile büyüyen bireyler) düşünme ve bilgiyi işleme konusunda doğal olarak farklılık gösteriyorlar. Günümüzün nörobiyologları ve sosyal psikologlarına göre beynimiz dışarıdan aldığımız uyarılara göre fiziksel olarak değişiyor. Yapılan araştırmalar beyin hücrelerinin sürekli doldurulduğunu ve beyinin bu yüzden esnek (neuroplacticity)  bir yapıdan oluştuğunu gösteriyor. Örnek vermek gerekirse, yoğun bir okuma programına giren 10 yaşındaki öğrencilerin bir süre sonra beyinlerinde kimyasal değişikliklerin oluştuğu gözlemlenmiş.  Parmakları ile komplike vuruşlar yapmayı sürekli tekrar eden bir kişinin ise motor korteksinde büyük bir alan aktive olmuş. Japonların kendi dillerinde “la” sesi olmadığı için bu sesi unutmaları da başka bir örnek. Prensky “Dijital Yerliler Dijital Göçmenler” adlı makalesinde bunlara benzer pek çok  örneği paylaşıyor. Bu değişikliklerin kişilerin tecrübelerinden ve kültürel farklılıklardan geçtiğine değiniyor. Birden fazla kültürü barındıran bir organizasyonda çalışanların, Prensky’nin değindiği gibi, farklı kültürden gelenlerin farklı şeyler düşündüğünü değil, farklı şekilde düşündüğünü akıllarının bir köşesinde tutması gerekir diye düşünüyorum.

Prensky dijital yerli olarak nitelendirdiği grubun günde pek çok saat, hergün, dikkatini yoğunlaştırarak popüler teknolojilere maruz kaldığı varsayımından yola çıkarak, beyinlerinin çalışma şeklinin dijital göçmenlerden farklı olduğunu idda ediyor. Peki nasıl farklı? Söylediğine göre dijital yerliler biz dijital göçmenlerin aksine bilgiyi daha hızlı alıyorlar, paralel ve birden fazla süreci yürütebiliyorlar, yazı yerine grafikleri tercih ediyorlar, sıralı erişimden çok rastgele erişimi (hypertext gibi) tercih ediyorlar, anlık ödüllerden güdüleniyorlar, “ciddi” işlerden çok oyunlardan hoşlanıyorlar. İşte bu cümlelerle benim öğrencilerimi tarif ediyor sanki! Prensky bize bu profili iyi tanımamızı ve buna göre stratejilerimizi ve  müfredatımızı belirlememizi öğütlüyor. Makalesinde bir Susam Sokağı örneği var ki sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim. Yapılan bu araştırmaya göre 5 yaş grubu bir grup öğrenciye Susam Sokağı seyrettiriliyor. Deney grubundaki öğrencilere ise bu şov sırasında oynamaları için oyuncak veriliyor. Görülüyor ki bu gruptaki öğrenciler zamanlarının %47’sini şova ayırmışlar, kontrol grubundakiler ise %87’sini. İlginç olan şu ki şov ile ilgili hatırladıkları eşit düzeyde. Paralel iki süreci yürütebilmelerine örnek olduğu gibi dikkatin oyuncak ve şov arasındaki dağılımına da güzel bir örnek. Çocuklar dikkatini ne çekiyorsa onu hatırlıyorlar. Dijital yerlilerin diğer bir özelliği de etkileşimi sevmeleri ve her ortamda bunu aramaları. Yakın zamanda izlediğim bir piyano resitalinde öğrencilerin sonlara doğru dağılan dikkatinin performanslardan birinde el çırparak etkileşimde bulunmaları ile tekrar toplandığını gözlemledim. Sınıf içi ve dışı aktivitelerimizi dijital yerli profilini dikkate alarak yeniden tasarlamak bize olumlu şekilde geri dönecektir diye düşünüyorum.

Prensky Eportfolyo ile yakından ilgili olan “dönüşümlü düşünme/reflection” konusuna da değinmiş makalesinde. “Tecrübe yolu ile öğrenme süreci” olarak tanımladığı dönüşümlü düşünmeye, dijital yerli grubunun içinde bulunduğu yeni ve hızlı gelişen dünyada zaman ayıramadığına değinmiş. Dönüşümlü düşünme ve eleştirel düşünme içeren yeni yöntemler geliştirilmesi ve bu konuda daha fazla çalışılma yapılması gerekliliğinin altını çizmiş. Prensky’nin önerdiği yöntemlerden biri de eğitsel oyunlar. Fakat bu oyunların gerçekten eğitsel olup olmadıklarına ve amacına ulaşıp ulaşmadıklarına dikkat etmemizi öğütlüyor. Tasarımı ve içeriği de eşit derecede önemli.  

Biz dijital göçmen eğitimciler öğrencilerimizin bizden farklı bilişsel süreçlerden geçtiklerini yakın zamanda daha çaresizce anlayacağız ve bunu dikkate alarak harekete geçmek zorunda kalacağız. Birşeylerin yanlış gittiğini belki anlıyoruz ama bunu öğrencilerimizi dikkat problemleri ile etiketleyerek dile getiriyoruz.

Prensky son olarak eğitimcilere iki seçenek sunuyor. Birincisi gözlerini, kulaklarını ve sezgilerini kapa, dijital yerli/göçmen kavramları yokmuş gibi davran, daha az etkin geleneksel metodlarına devam et ve dijital yerlilerin yerini almasını bekle. Diğeri ise yeni bir dijital dünyada yer alan bir göçmen olduğunu kabul et, yeni dünyanın dilini kullanan dijital yerliler ile iletişim kurmak için yaratıcılığını ve kaynakları kullan, öğrencilerini tanı! Ben seçimimi yaptım. Siz?

Prensky’nin Kitapları

  • Teaching Digital Natives
  • “Don’t Bother Me Mom – I’m Learning!”
  • Digital Game-Based Learning
Beyin Fırtınası kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Benim blog mesajım nasıl olmalı?

Picture2

İlk günlüğümü hatırlıyorum. Mavi deri kapağı haricinde gösterişsiz, düşük kalitedeki yaprakları ve kitaplığımın rafına diklemesine sığmayan bir boyu vardı. Bu nedenle ev sakinlerinden ve meraklı erkek kardeşimin hırsız ellerinden kaçırmak oldukça zor olmuştu. Bizim neslimizden herhangi birine  “günlük” kelimesi için “ ‘gerçek’ kimliğinizi korkusuzca sergilediğiniz ‘gizli’ defter” tanımını kullansam hiç şaşırmaz ve hatta heyecanla kendi günlüklerini nerelerde sakladığını anlatmaya koyulur. Kaç günlük kaybettim acaba diye düşünüyorum. İşte bunu hatırlayamıyorum. Son ve tek hayatta kalan günlüğüm ortalıkta, kitapların arasında sürünüyor ve ne eski ev arkadaşım ne de eşim içinde ne yazıyor umursamadı hiç. İlginç ve üzücü oldu benim için çünkü dünyanın benim etrafımda döndüğünü düşündüğüm dönemde herkesten kaçırdığım “ben” artık ilgi çekmiyor. İçten içe ne düşündüğümün merak ve takip edilmesini istiyormuşum demek ki. Tam bu keşif için geç kaldım derken imdadıma blog koştu. Herkesten sır gibi sakladığım düşüncelerimi şimdi tam tersi dünyaya haykırmak istiyorum. Bu size de olmuyor mu? Bazen bir çizim, bazen bir melodi, bazen de bir satır ile…

Eskiden sadece kendime sakladığım düşüncelerin kelimeler ile güç bularak başkalarının düşüncelerine karışması bir tıklama kadar uzaklıkta artık. Peki soruyorum size: 2007 yılında 112 milyondan fazla blog varken şimdi kaç blog ile insanlar düşüncelerini paylaşıyorlar? Neler yazıyorlar? İçeriği birbirinin kopyası ve bağlantıları takip ederek ne aradığınızı unutacak kadar kaybolduğunuz blog dünyası beni endişelendiriyor. Bir yandan da başka bir yolla belki de hiç tanıyamayacağımız beyinlerin içinde yol aldığımız serüven beni heyecanlandırıyor. 

Milyonlarca yağmur bulutunun olduğu bir gökyüzü düşünün. Hangisinin altında ıslanmak istersiniz? Tabii ki kelimelerin ıslık çalar gibi yağdığı, çamurdan kirden arınmış, berrak bir dille yazılmış, aklınızda şimşekler çaktıracak yaratıcılıkla kaleme alınmış ve bıktırmayacak uzunlukta süren bir yağmurun altında.

Neden bu mesajı eklediğimi düşünenler olacak haliyle? Düşüncelerine ve eleştirilerine çok değer verdiğim bir arkadaşımın blogum ile ilgili son olarak paylaştıkları bende bu yazıyı yazma ihtiyacı uyandırdı. “Burcu paylaştıkların güzel ama bu yazı senin standartlarının altında olmuş!” Tepeme bir balyoz gibi inen ama hiç acıtmayan bu eleştiri “Benim blog mesajım nasıl olmalı?” sorusunu getirdi aklıma. Arama yaptığınızda karşınıza çıkan önerilerden biraz farklı olacak belki de ama işte bu sorumun cevabı… Sır değil, sizlerle paylaşıyorum…

Okurken bıktırma!

Farklılıktan korkma!

Zıt düşüncelere yer ver!

Eleştir ama İncitme!

Tarzını yakala!

İçeriğinin kalitesini koru!

Kaynaklarını göster!

Okuyucunu tanı!

Yazmaktan keyif al!

Beyin Fırtınası kategorisine gönderildi | Yorum bırakın